SAADET PARTİSİ AFYONKARAHİSAR İL TANITMA BAŞKANLIĞI

Tarama programında bizi AKP’den kurtarın feryatlarına şahi

4/4/2007

 

SAADET PARTİSİ GİK ÜYESİ GENEL MERKEZ

AFYONKARAHİSAR ve DENİZLİ İL SORUMLUSU  OSMAN HAZER

Geçen hafta 23 mart 2007 tarihinde  71 ilimizde üç gün süren bir hamle programı yapılmıştır. Bu hamlede takriben 6.000 kişi ile, sivil toplum örgütleri, odaları, sendikaları, resmi kurumları, esnafı ziyaret edilmiştir, Radyo ve TV programlarına katılarak, teşkilat çalışmalarımızı gözden geçirilmiştir. Bu hamle vesilesiyle bütün ilçelerimiz de taranmıştır.Bu hafta sonu 10 büyük şehrimiz taranacaktır.Toplam 81 ilimiz taranmış olacaktır.

 

Saadet Partisi olarak bütün il ve ilçelerde dev bir hamle başlattık.Güllük gülistanlık bir tablo çizen iktidar partisinin yalanlarına karşı gerçekleri halka anlatmak için sahaya inmiş bulunuyoruz.

 

Geçen hafta Genel merkezimizin görevlendirmesiyle karaman ilinde Tüm ilde tarama programı yaptık.Yine Ankara’dan gelen arkadaşlarımız , il başkanımız ve il müfettişimizin başkanlığında  Afyonkarahisar’ımızı taramıştır.Bu çalışmalarda gayret gösteren, il başkanımıza, il müfettişimize , İl teşkilatımıza ve tüm ilçe teşkilatlarımıza canla başla çalışmalarından dolayı teşekkürü borç biliyorum.

 

Tarama programında bizi AKP’den kurtarın feryatlarına şahit olduk.

 

Ekonomideki başarısızlığı istikrar sözcüğü ile kapatmaya çalışıyorlar. Oysa sağlanan istikrar değil, halkın sömürülmesi ve rantiyenin semirmesidir. Manevî tahribat sürekli artmaktadır.AKP’nin 5 yıllık icraatında ülkenin parçalanma tehlikesinin dahi gündeme gelmiştir.Bu dönemde iç karartan binbir konu üst üste yaşanmaya başladı

 

Bu hamlede insanımıza bu gidişatın değiştirilebileceğini ve bu kötü gidişi durdurmanın tek adresinin Saadet Partisi olduğunu bir defa daha anlatıyoruz.. Millî ekonomiye, yani kendi gücümüzle borçlanmadan kalkınmaya döneceğiz. Gelir dağılımında adaleti sağlayacağız. Herkese iş temini ana hedeflerimizden birisi olacaktır. Bunun için bütün tabii kaynaklarımızı değerlendireceğiz. IMF boyunduruğundan kurtulacağız. Ülkemizi bölmek isteyenlerle değil, aynı inancı ve kültürü paylaştığımız ülkelerle bir araya geleceğiz. Ahlak ve maneviyat yine en önde giden bayrağımız olacak. Ülkemizi, Yaşanabilir Bir Türkiye, Yeniden Büyük Türkiye, Yeni Bir Dünya, hedeflerine yönelteceğiz. Hamle programımız hayırlı olsun. 

 

Böylesi bir hengâmede Türk parasının sun-i olarak değer kazanması  bir ‘oyundur’ AKP hükümeti adeta esir almıştır. Sıcak para hükümetin tepesinde "Demokles’in Kılıcı" gibi sallanmaktadır.Hükümetin uyumsuzluk göstermesi durumunda her şey tepetaklak olabilir endişesi AKP çevrelerinin hakim kanaatidir. Bu sebeple ülkemizi parçalayacak tekliflere hükümet gerekli tepkiyi gösteremiyor. Kıbrıs nerede ise elden gidiyor. AKP’nin desteği ile işbaşına gelen Talat ekibinin son tavırları bardağı taşıran son damla oldu.Ermeni soykırımı iddiaları Batı’da giderek daha çok kabul görüyor. GAP bölgesinin uluslararası bir yönetime devri hâlâ gündemde. Bunlara, Ege meselesi, Patrikhane, Pontus, Misyonerlik faaliyetleri gibi daha birçok konuyu eklemek mümkün.

 

Problemler çığ gibi büyürken, bütün dikkatlerin Cumhurbaşkanlığı seçimlerine çevrilmiş ve bu konuda kısır bir çekişme sergilenmektedir.AKP’nin bütün problemlerin çözümünü adeta Cumhurbaşkanlığı seçimi olarak  endekslendiğini görüyoruz.Hatta bir AKP’linin Cumhurbaşkanı olması ile her şeyin düzeleceğini, yapamadıklarını yapacakları intibaı verilmeye çalışılmaktadır. Bu sadece bir oyalama ve aldatmacadır.

 

Bu arada AKP’nin sis perdesi arkasında oynanan oyunlar ortaya çıkmadan ve Cumhurbaşkanı seçiminin fazla bir şey değiştirmeyeceği anlaşılmadan da seçime gitmeyi planlamaktadır. Biz bu yaklaşan genel seçimlerin büyük bir fırsat olduğunu düşünüyoruz. Ülkemizin ve halkımızın içine sürüklendiği sıkıntılardan kurtulabilmesi için tek çözümün Millî Görüş reçeteleri ve buna sahip Saadet Partisi olduğunu halkımıza anlatmak istiyoruz. Saadet Partisi’ne karşı ulusal medyada bir ambargo uygulandığını, taraflı anketlerle Saadet Partisi’nin yok sayılmaya çalışıldığını görüyoruz. İşte bu ambargoyu kırmak Saadet Partisi olarak var olduğumuzu, diri olduğumuzu tek çözüm olduğumuzu haykırmak istiyoruz. Saadet Partisi olarak biz Türkiye’nin en güçlü, en eğitimli, en çalışkan ve davasına bağlı teşkilatına sahibiz.

 

Biz Milli Görüşün tek temsilcisi olan Saadet Partililere düşen,  manevi bir sorumluluk duygusu altında köy köy ,mahalle mahalle, ev ev herkese mesajlarımızla ulaşmak , onlara ümitsiz olmayınız ,sorunlarınız için çare de var, çözüm de .

ÇARE DE ÇÖZÜM DE MİLLİ GÖRÜŞ iktidarındadır demekteyiz.

Bağlantı

28 ŞUBAT GERÇEĞİ.

27/2/2007

SAADET PARTİSİ GİK ÜYESİ GENEL MERKEZ

AFYONKARAHİSAR ve DENİZLİ İL SORUMLUSU  OSMAN HAZER

 

28 ŞUBAT

28 Şubat süreci siyasete; siyaset dışı güçlerin müdahalesi, halkın oyları ile iktidara gelmiş bir ekibin bir takım baskı ve entrikalarla iktidardan uzaklaştırılmasının adıdır. 28 Şubat’ın mahiyeti itibariyle, ‘’bir askeri darbe’’ ya da ‘’muhtıra’’ değil, Türkiye’de, ‘’kendine özgü ilk defa görülen bir müdahale şeklidir.Bir bakıma iktidara el konulmamış ama siyaset dışı güçler var olan iktidar yerine yeni bir oluşumu gerçekleştirmişlerdir. Bu oluşumda askerler kadar bir takım sivillerin de gönüllü olarak rol almış olması ayrı bir garabettir.

 

28 Şubat…Türk demokrasi tarihine kara harflerle geçen, milli iradenin paspas edildiği, seçmenin sadece “sandıklara gidip oy atan güruh olarak” görülüp tercihlerin hiçbir anlamının olmadığının anlaşıldığı, siyaset zemininin hakim güçlerce belirlendiğinin ortaya çıktığı meşum sürecin fitilinin ateşlendiği gün… O milletin  gözümüzün içine baka baka ana haber bültenlerinde darbe tellallığına soyundukları, kelli felli yazarların, aydınların, demokrasinin ayaklar altına alınmasına seyirci kaldıkları, insanların zihinlerinin eğilip, bükülmüş laiklik kavramıyla dönüştürüldüğü kara sürecin başladığı gün…

 

Günlerce televizyon ekranlarında Fadime-Emire-Müslüm senaryolarıyla, hayali  “irtica geliyor” yaygaralarıyla oyalayanların, sevinç naraları atmalarına sebep olan gün…

 

Türkiye’nin gelmiş geçmiş en başarılı hükümeti Refahyol’un alaşağı edilmesine neden olan, 27 Mayıs, 1 Mart ve 12 Eylül’den sonra meclis iradesine tahakkümün doruğa çıktığı gün…

 

Evet 2 soruyla konuya açıklık getirelim;

-Orgeneral Kılıç, 5 gün Başbakanlık merdivenlerini niye aşındırdı?

  -Erbakan direndi ve niye  imzalamadı?

 

9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in 28 Şubat MGK Kararlarına Erbakan’ın direnmeyip bir gün sonra imzaladığına açıklaması kesinlikle yanlıştır. Demirel’in doğruları bilmesine rağmen ‘dün dündür, bugün bugündür’ anlayışıyla açıklamalarda bulunduğunu hepimizin hafızalarında , Erbakan  direnmiş ve kesinlikle imza atmamıştır.

     

 

18 MADDENİN ALTINDAKİ TEK İMZA KILIÇ PAŞANIN

Bütün basın biliyor ki, Sayın Erbakan kararları MGK toplantısından 5 gün sonra imzalamıştır. Demek ki, ortada bir direniş var. Bu direnişin sebebi, o günkü MGK toplantısına Genelkurmayı temsilen takdim edilen 18 maddelik teklifin, MGK kararı olarak imzalatılmak istenmesidir

Erbakan’ın ‘bunun Anayasa’ya aykırı, antidemokratik ve toplum huzurunu bozacak nitelikte, insan haklarına aykırı’ olduğunu MGK toplantısında uzun bir şekilde anlattığını biliyoruz O nedenle de bunu imzalamadığını vurgulamak istiyorum. Uzun süren münakaşalardan sonra Demirel’in bu 18 maddelik metni MGK Genel Sekreteri İlhan Kılıç tarafından bir metin olarak hükümete gönderilmesini ve hükümetin de hukukçular tarafından Anayasa’ya uygun olup olmadığının denetlenmesini önerisinin kabul gördüğünü “ Ve o sırada MGK adına 4 maddelik bir bildiri yayınlanmıştır. Aradan geçen zaman zarfında medya da baskısıyla bu 18 maddeyi acaba Erbakan’a imzalatabilir miyiz diye, İlhan Kılıç Paşa tam 4 gün başbakanlığın merdivenlerini aşındırmıştır. AMA SONUNDA, BU 18 MADDE İMZALANMAMIŞTIR

Beşinci günü Erbakanın imzaladığı MGK bildirisinin 18 madde değil 4 madde olduğunun altını çizmek istiyorum. Genelkurmayın 18 maddelik teklifinin ise MGK Genel Sekreteri İlhan Kılıç imzasıyla Başbakanlığa iletildiğini ve  bu belgenin altında Erbakan’ın imzasının bulunmadığını ifade etmek istiyorum

 

KESİNLİKLE İMZA YOK

 

Bu 18 maddenin altında Erbakan’ın imzası yoktur. Zaten imzası olsaydı, Refah Partisi’nin hikmeti kalmazdı. RP’yi kendi emellerimize uygun hale getirdik kanaatine varılırdı. Bir dahaki seçimde de böyle bir parti olmazdı. Millet gereken cezayı verirdi

Demirel’in hemen imzalanmadığını bilmesine rağmen ‘dün dündür, bugün bugündür’ anlayışı ile hareket ettiğini görüyoruz “O gün İHL’lerin orta kısımlarının kapatılması konusunda konuşmalar yapan Demirel, şimdi siyasete soyunacak şekilde (İmam Hatip okullarının ne zararı var. Bu okullarda okuyanların illaki imam olması gerekmez ki. Doktor, mühendis her şey olabilir) diyor”

 

 Erbakan Neden istifa etsin? Oraya MGK üyesi olarak katılıyor.MGK kararlarının çoğunlukla alınabildiğine biliyoruz  bir üyenin muhalefetine rağmen yine karar alınabileceğini görmekteyiz.

 

BÇG’nin çalışmalarına  ilişkin belgenin partimize ulaştıktan sonra Erbakan’ın bu belgeyi Demirel’e ilettiğini ancak bu olaya Demirel ne dedi? “Sayın Erbakan bu meseleyi büyütmeyin. Bir gün sayın Genelkurmay başkanı, siz ve ben bir araya gelir bu meseleyi konuşuruz.” Neden bir araya gelmediler? Neden bu yazının hesabını sormadılar. Genelkurmay başkanı ile başbakanı karşı karşıya getirmedi? Bu duruma müdahale etmedi?

 

REFAHYOLUN YIKILMA SEBEBİ

28 Şubat sürecinin yaşanmasında asıl önemli nedenin hükümet programındaki “Rant ekonomisine göre değil reel ekonomiye göre hareket etme” kararırıdır.Bu kararla birlikte paradan para kazanma, avanta kazanma döneminin sona ermiştir.Rant ekonomisine son vereceğiz dedik ve verdik. Havuz sistemini kurduk. Refahyol hükümetinin yıkılmasındaki başlıca sebep, rantiyeci çevrelerin ve o tarihteki rantiyeci basının rant yollarının kesilmiş olmasıdır

 

Refahyol hükümetine karşı yürütülen muhalefet, cumhuriyet tarihinde hiçbir hükümete karşı yürütülmemiştir .Ocak 1997’den itibaren başlayan ve 28 Şubat sürecine taşıyan muhalefeti ‘BÇG muhalefeti’ olarak adlandırırsak yanlış olmaz.Organize çalışmalara ise Atina’da yapılan TÜSİAD toplantısı, 11 Aralık’tan 20 Aralık’a kadar büyük gazetelere verilen ilanları, Güven Erkaya’nın sivil güçleri göreve çağıran ve Ertuğrul Özkök’ün yazdığı yazısını örnek gösterebiliriz. Her gün yeni bir proje ile kamuoyunun yönlendirildiği  Müslüm Gündüz ve Fadime Şahin olayı ile başlayıp Ali Kalkancı biten tarikat içerikli çirkin görüntülerin bunlardan birisi olduğudur.

 

Rantlarını kaybedenlerin BÇG ile birlikte hareket ederek Refahyol Hükümetini yıkmak için 15 strateji belirlediler.Bilhassa DYP’ye yönelik stratejilerin hemen uygulamaya konulduğu.

 

Refahyol hükümetinin yıkılması sonrasının ardından geçen 10 yıl sonunda Türkiye bugün hazin bir noktaya geldiğini ve ABD , AB’den emir alan, IMF’den borç alan; ama bir türlü Anayasa’da yazılı olan bağımsızlığın farkına varamayan iktidarlara mahkum edildiğini görüyoruz.

 

28 Şubat´ın ekonomik gerekçeleri

  • Yabancı et ithalini durdurarak yerli et üreticisi çiftçisine destek verilmesi. Ne olduğu belirsiz, İslami kurallara göre kesilmeyen hayvanların etlerinin yenmesine mani olmak. Yerli et üretimini canlandırmak. Bu yüzden et mafyası ve sermayesince Refah-yol hükümeti sakıncalı bir hükümetti. Bu uygulama 28 Şubat hükümeti olan Anasol-D hükümeti tarafından yürürlükten kaldırıldı.
  •  Eşel-Mobil sistemini getirerek memur ve işçilerin maaş zamlarını otomatiğe bağlamak. Her ayın sonunda enflasyon oranları nispetinde bir yıl beklemeden çalışanların maaşlarına zam yapmak. Devletin çiftçisinin korunduğu gibi çalışanının da hakkını korumak. Bu şekilde enflasyona vatandaşı ezdirmemek. Bu durum elbette ki sendikaları rahatsız etti. Çünkü bu şekilde sendikaların kendilerine üye çalışanları sendikaya muhtaç duruma düşmeyecekti. Sendikal sivil toplum kuruluşları ile hükümet, karşı karşıya geldi. Vatandaşın hayrına sendikaların aleyhine olan bu icraat da 28 Şubat hükümeti olan Anasol-D hükümeti tarafından yürürlükten kaldırıldı.
  • Devlet arazileri sermayedarlara verilmedi. Koç ve Sabancı gibi holdingler devlet arazilerini rant haline getirmelerine müsaade edilmemesi ile birlikte bunlar gibi bir çok sermaye grubu ile hükümet ile karşı karşıya geldi.
  • Alın teri dökerek elindeki 3 kuruşunu da vergi olarak devlete veren milyonlarca vatandaşa rağmen vergi vermeyen ve binlerce vatandaşın hayatını kabusa çeviren kara paraların bir numaralı aklanma yeri olan kumarhanelere karşı yaptırım uygulamaları da bol sermayeli kumarhanecilerle Refah-yol hükümetini karşı karşıya getirdi. Hükümetin yıkılması için trilyonlarca lira bile gözden çıkarıldı.
  • Devletin bütün ihalelerinin şeffaflaştırılması sonucu özelleştirme ihalelerine giren büyük İstanbul sermayedarlarına rakip Anadolu sermayedarlarının da ihalelerde yer alması. Örneğin 28 Şubattan önce Etibank 185 milyon dolara satılmışken 28 Şubat sonrası teminat mektupları yakılarak Etibank tekrar devlete devredildi. Sonra Etibank 155 milyon dolara Cavit Çağlar-Dinç Bilgin grubuna, satıldı. Vatandaşın 30 Milyon dolar parasını korumaya çalışmak Refah-yol Hükümetinin suçu muydu?
  • Özel bankaların devletten uzun vadeli düşük faizli borç alması bu parayı geri devlete yüksek faizle kısa vadeli olarak geri satması… Aradaki katrilyonlarca liralık korkunç rakamlarla devletin hazinesinin boşaltılması olayına son verilmesi. Vatandaş, alın terinin hakkını alabilmek için cop yerken, devletin hazinesi bu şekilde boşaltılıyordu. Bu gidişe son veren Refah-yol hükümeti zengin banka sahiplerince yıkılması gereken bir hükümet oldu.
  • Necmeddin Erbakanın havuz sisteminin uygulaması bankaları hükümete karşı ayaklandırdı. Bir genelge ile belediyeler dahil üretimde bulunan devlet kuruluşları paralarını devletin havuzuna yatıracak ve paraya ihtiyaç duyduklarında devletten borç alacaklardı. Bu şekilde paraları düşük faizle yatmayacak, ihtiyaç duydukları para da yüksek faizle çekilmeyecekti. Faiz farkından dolayı onca devlet kuruluşunun karlarını silip süpüren bir düzeninin yıkılması özel bankaları çok rahatsız etti. 28 Şubatı hazırlayan en büyük nedenlerden biri de bu oldu. Devletten aldıkları ucuz paralarla banka kurup bu bankalarla devlete pahalı para satmak şekli ile devleti dolandırmanın önüne geçilmesi Refah-yolun suçu kabul edildi ve 28 Şubatın nedeni oldu. Daha sonra ne oldu Anasol D hükümeti ve Anasol M hükümetleri döneminde gördük ki onlarca banka battı, halk mağdur edildi, milyonlarca vatandaşın gözyaşı döküldü, hatta bir kısmı intihar etti. 28 Şubatla hükümet yıkıldı, Mesut Yılmazın başını çektiği Anasol D hükümeti ile o eski düzen tekrar devam etti. Devlet hazinesi yine boşaltıldı sonuçta da daha sonraları devleti 20 yıl geriye götüren, insanlarımızın intihar ettiği o malum krizleri yaşadık. Bu durumu önlemeye çalışmak mıdır Refah-yolun suçu!
  • Medyanın hortumlarının kesilmesi. Medya bir yandan devletten bolca kredi alıyor bu kredilerle gazete ve televizyonlarını sayısını artırıyor, bir yandan da bu kuruluşlarını devlete tehdit malzemesi olarak kullanıyordu. Bunu engellemek için kredi muslukları kapatıldı, medya hükümete savaş açtı. 28 Şubatın alt yapısı oluşturuldu. Borçlusu ve alacaklısı belli olan devlet bankalarının medyaya katrilyonlarca lira bütçe ayırtarak reklâm verilmesi önüne geçilmesi medyanın gelirlerini alt üst etti. Gereksiz harcamaların önüne geçilmesi ile devletin dolayısıyla halkın zenginleşmesi sağlandı. Son derece kalitesiz ürünleri kuponla promosyon kampanyaları yoluyla halkı kandırarak vatandaşa pazarlamaları ve esnafa kan ağlatmalarının önüne geçerek bu uygulamanın yasaklanması medyanın hem tirajını hem etkisini düşürdü, bu durumda diğer icraatları gibi vatandaşın lehine, medya sermaye patronlarının aleyhineydi. Ve vatandaşı hükümete karşı kışkırtma ve hükümeti düşman belletme çalışmaları ile 28 Şubatın gerçek nedenlerinden biri olarak gerçekleşmiş oldu.
  • Çay, fındık, şeker pancarı, buğday gibi temel tüketim ve tarım sanayisi ham maddelerinde tarihimizde görülmemiş vatandaşın lehine taban fiyat uygulamaları bazı kuruluşların ve sendikaları çok rahatsız etmiş bir 28 Şubat gerekçesi daha oluşmuştu.
  • Refah-yolun tasfiye edilmesi ve Anasol D hükümetinin iktidara gelmesi ile birlikte bu hükümete dışardan büyük destek veren CHP İş bankası´na olan % 28lik ortaklığına tekrar kavuştu. Sözüm ona sağ gösterip sol vuran sağcı partilerle solcu partiler aralarında anlaşarak devletin havuzuna aktarılan pay CHPye devredildi.


28 Şubat sonrası ülkenin içler acısı hali:

  • Dolar 204 bin liradan bir buçuk milyon liraya kadar çıktı. Yani dış borcumuz sırf para karşılığı olarak bile 7 kat arttı. "Refah Partisine karşı yeni bir kurtuluş mücadelesi veriyoruz" diyenler, Türkiyeyi aleme bağımlı hale getirdiler.
  • Türkiye küçüldü.
  • Türkiye borç batağına düştü. 1.5 milyon kişinin işsiz kalmasına neden olan 28 Şubat sonrasında iç ve dış borç stoku rekor seviyeye ulaştı.
  • Yolsuzluklar arttı 1997-2002 tarihleri arasında cumhuriyet tarihinde ilk kez bir hükümet yolsuzluk (Türkbank) iddiaları nedeniyle düşürülürken, bankalar başta olmak üzere, kamu kurumlarında yapılan yolsuzluk operasyonları gündemden hiç düşmedi. Beyaz Enerji, Kasırga, Paraşüt, Balina, Kılıçbalığı, Örümcek adı verilen operasyonlarda çok sayıda siyasetçi, işadamı ve bürokrat suçlanarak yargılandı.


28 Şubat süreci olmasaydı:

Ø       Milli gelir, 2000 yılında 4200 dolara çıkacaktı.

Ø       Ankara-İstanbul arasını 2 saate düşürecek, Konya-Ankarayı 1 saate indirecek, hızlı tren projeleri bitirilmiş olacaktı.

Ø       Tütün, pamuk, fındık ve buğdayın dünya borsaları Türkiyeye taşınacaktı.

Ø       İstanbul boğazına Aksaray-Harem tüp geçit yapılacaktı.

Ø       Önemli merkezlere dünya çapında serbest bölgeler açılacaktı.

Ø       Üç atom santrali kurulacaktı.

Ø       İran ve Orta Asya doğal gazları, Doğu ve Güneydoğu Anadoluya ulaşacaktı.

Ø       Orta Anadoluya 5 büyük baraj yapılacaktı. (Orta Anadolunun 28 Şubattan sonra ne kadar kaderine terk edildiği görüldü)

Ø       Enerji alanında, Türkiye D-8lerin merkezi konumuna sokulacaktı.

Ø       Üniversitelerarası büyük araştırma ve proje üretme merkezleri oluşturulacaktı.

Ø       Büyük sanayi kuruluşlarına kalifiye eleman yetiştiren teknik okullar açılacaktı.

Ø       Güneydoğu ve Akdeniz sulama projeleri gerçekleşmiş olacaktı.

Ø       Endonezya ile ortak yolcu uçağı yapımı projesi,

Ø       Yerli savaş uçakları projesi,

Ø       Türk Tankı Projesi uygulamaya koyulacaktı,

Ø       Ve bütün bunların sonunda tek haneli enflasyon ve yüzde 14 kalkınma hızı sağlanmış olacaktı!

 

 

AKP ve parlamento kaynıyor, toplumun her yanından feryatlar yükseliyor Bu seçimde milletin umudunun Saadet Partisi olduğunu her faaliyette görüyoruz. Anketlere kanmayın. Biz milletin içindeyiz. AKP iktidarı, bu seçimde gereken dersi alacaktır.

Bağlantı

Yeni Petrol Kanunu’na yönelik değerlendirme

5/2/2007

SAADET PARTİSİ GİK ÜYESİ GENEL MERKEZ

AFYONKARAHİSAR ve DENİZLİ İL SORUMLUSU  OSMAN HAZER

 

Değerli Basın Mensupları

AKP’nin Meclis’ten sessiz sedasız şekilde geçirdiği Petrol Kanunu’na yönelik değerlendirmelerde bulunmak  istiyorum

 

Mevcut 6326 sayılı Petrol Kanunu, bugüne kadar başarı ile uygulanmakta iken, niçin yeni bir yasal düzenlemeye ihtiyaç duyulmuştur? Petrol Kanunu’nun çıkarılış zamanlaması çok dikkat çekmektedir .İskenderun Körfezi, Karadeniz, Orta Anadolu ile Güneydoğu Anadolu bölgesinde yeni petrol yatakları tespit edildi. Bu tespit edilen yatakları kontrol altına almak ve batılılara vermek için de yeni Petrol Kanunu çıkarıldı

 

AKP iktidarının çıkardığı yeni kanun eskisinden çok fazla ülke menfaatlerini tehlikeye sokmaktadır.Eskisi, yenisinin yanında yıkanmış ve tertemiz kalıyor.1954 yılından bu yana birçok arama yapılmasına rağmen Türkiye’de petrol bulunamadığı gündemde tutuldu.Niye petrol bulamadılar? Ülkemizde yok mu?

 

Petrol bir ülke için O kadar önemli ki, ABD dünyanın öbür ucundan gelip 700 bin müslümanı öldürüyor. 3-4 bin askerini feda ediyor.

 

Yeni Petrol Kanunu ile Türkiye petrolleri yabancı ülkelere ve büyük şirketlere peşkeş çekilmektedir. Niye şimdi bu kanun çıktı? AKP 4 senedir iktidarda; yenimi akılları başlarına geldi nedenini söyleyeyim devam eden arama çalışmalarında petrol bulunmuştur.

 

İskenderun Körfezi, Karadeniz’deki platform, Batı Karadeniz, Orta Anadolu ile Güneydoğu Anadolu bölgesinde tespit edilen petrol yataklarına dikkat çekmek istiyorum.Bu tespit edilen yatakları kontrol altına almak ve batılılara vermek için yeni Petrol Kanunu çıkarıldı.

 

Birkaç yıl içinde bu yataklardan petrol çıkarılmaya başlanacaktır.Ama maalesef, Türkiye çıkarılan bu petrolden istifade edemeyecektir. Petrol Kanunu’nun Irak’taki petrol kanunu ile aynı zamanda gündeme geldiğini hatırlatmak istiyorum.Orada da aynı yasayı çıkaracaklar. İki ülkenin de petrolleri, İngiliz ve ABD’li şirketlere veriliyor

Buna engel olmak için Kasım ayında yapılacak seçim büyük fırsattır.Bunların gitmesi lazım. Çünkü teslimiyetin sonu yok.

 

İki kanunu karşılaştırdığımızda yeni kanunun milli menfaatlerimize aykırı birçok hüküm ihtiva ettiği görülmektedir.

Bu durum, AKP Hükümetinin, işbirlikçi ve teslimiyetçi uygulamalarının yeni bir örneğidir.

Yeni “Türk Petrol Kanununda” ülke menfaatlerine aykırı gördüğümüz hususları şöylece özetlemek mümkündür.

Ø      6326 sayılı mevcut yasada Bölüm-5’te yer alan “Milli Menfaatin Korunması” başlıklı bölümde Madde-12 ve Madde-13’ün aşağıdaki maddeleri tamamıyla çıkarılmıştır.

Ø      Petrol arama ve üretim faaliyetlerinde bulunmak için yapılan başvurunun değerlendirilmesinde mevcut yasanın ilk kriteri olan “Talebin milli menfaatlere uygun olması” ölçütü yasadan çıkartılmış, yabancı şirketlere avantaj sağlanmıştır.

Ø      Ülke içinde üretilen ham petrol ve doğalgaz ile bunlardan elde edilen petrol ürünlerinin kara sahalarında yüzde 65’i ve deniz sahalarında yüzde 55’inin memleket ihtiyacına ayrılması zorunluluğu kaldırılarak; yabancı şirketlere ürettikleri petrol üzerinde sınırsız tasarrufta bulunma, tamamını ihraç hakkı getirilmiştir.

Ø      “Sınırlara 5 km. mesafede, tarihi, dini, yer veya tesise, su tesisine, bir yol veya umumi geçide 60 m mesafede, şehir veya kasaba belediye imar sahası dâhilinde petrol faaliyeti, bakan müsaadesi olmadan yapılamaz” hükmü mevcut yasadan çıkarılarak, yabancı şirketlere, her yerde faaliyette bulunma hakkı tanınmıştır.

Türkiye gerek kara alanlarında, gerek denizlerimizde ve gerekse komşu ülkelerdeki petrol imkânlarını en iyi şekilde değerlendirmek mecburiyetindedir.

Bunun için, mutlaka güçlü, bilgili ve deneyimli bir “Milli Petrol Şirketi”ne sahip olmak zorundadır. Bu şirket TPAO’dur. Bu milli şirketimiz geçmiş yıllarda kâr eden rafineri, akaryakıt dağıtımı, boru hatları ve petrol taşımacılığı gibi kuruluşları elinden alınarak etkisizleştirilmiştir.

Şimdi de bu yeni kanunla TPAO’nun özelleştirilmesinin zemini hazırlanmaktadır.

IMF ve AB’den gelen “Devlet, elini ekonomik faaliyetlerden çekmelidir” şeklindeki telkinlerle, en stratejik kuruluşlarımız bile, özellikle AKP iktidarı döneminde özelleştirilmiştir. Aynı anlayışla TPAO’da özelleştirilmek istenmektedir.

Hâlbuki AB Türkiye gibi ülkelere uyum yasaları adı altında, enerji ve petrol alanında kamunun tasfiyesini ve özelleştirmeleri dayatırken, kendi ülkelerinde farklı uygulamaları gerçekleştirmektedir.

Yeni kanunla TPAO’nun sahip olduğu haklar geri alınarak, bu kamu kuruluşumuz, yabancı şirketlerle aynı statüde görülmüştür.

ü      Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın mevcut yasada bulunan Devlet adına petrol arama ve üretim faaliyetlerinde bulunma hakkı kaldırılarak, özelleştirilmesinin önü açılmıştır.

ü      Devlet adına arama ve üretim çalışmalarında bulunan, TPAO’nun, faaliyete kapalı bölgelerde ve askeri yasak bölgelerde de Bakanlar Kurulunun izni ile petrol faaliyeti yapabilme hakkı elinden alınmış, bu konudaki ayırım kaldırılmıştır.

ü      Mevcut yasada TPAO’nun diğer şirketlerden daha fazla arama ruhsatı alabilme hakkı, tasarı ile kaldırılmıştır. TPAO’nun ruhsat sayısındaki avantajlı konumu kaldırılırken, toplam ruhsat alanının sınırlandırılmaması sonucu, büyük sermayeli uluslar arası şirketler lehine ruhsat tekelleşmesi yaratılmaktadır.

ü      Tasarıda, Ruhsat sayısına hiçbir sınırlandırma getirilmemiş, yabancı bir devlet şirketinin bütün ülkeyi kapsayacak alanda tek başına ruhsat sahibi olmasının önü açılmıştır.

ü      Ülkemizde üretilen ham petrolden alınan yüzde 12,5’lik devlet hissesi oranı, günlük üretim miktarına göre kademeli olarak yüzde 2 – 3’e kadar indirilmesi sonucu, üretimden sağlanan ülke  geliri, şirketler lehine yüzde 85 azaltılmaktadır.

 

Hâlbuki dünyadaki devlet hissesi ortalaması yüzde 50’ye yakındır. Petrol varlığı ispat edilmemiş olan Gürcistan’da bile bu oran yüzde 50’dir.

Bu son birkaç yıl içerisinde yabancı petrol firmalarının Türkiye’ye olan ilgilerinde ciddi bir artış görülmektedir. Denizden üretilen petrolün beher varil maliyeti yaklaşık 15 – 16 dolardır. BP’nin Doğu Karadeniz’de petrol araması yaptığı dönemde, petrol fiyatı da varil başına 15 – 20 dolardı. Ama şimdi, ham petrol fiyatı varil başına 54 dolar civarındadır. Bu durum, Karadeniz’i cazip hale getirmiştir.

Bir yandan artan fiyatlar, diğer yandan yeni petrol kanunu, Türkiye’ye olan ilgiyi artırmaktadır. Komşumuz Suriye, Nusaybin ilçemizin karşısında hududumuza yakın Kamışlı’da, Petrol ve Doğalgaz keşfi yapmıştır. Bizim de hududa paralel bir şeridimiz mayınlanmış durumdadır.

TPAO’nun mayınlı bölgenin uygun bazı yerlerinde açtığı kuyularda petrol bulunmuştur.

Bu mayınlı arazinin temizlenmesine ve 49 yıllığına bu arazinin değerlendirilmesine bazı İsrail’li firmalar talip olmaktadırlar. Arazi temizlendikten sonra buralarda tarımın yanında, petrol araması da yapılabilir. Bu yüzden sahanın mayından temizlenme işi, bir milli kurumumuza verilmeli, TPAO’da buralarda petrol kuyuları açmalıdır.

Değerli Basın Mensupları,

Ülkemiz için hayati önem taşıyan bu konu yeterli hassasiyetle ele alınmamış, bu yeni yasanın neler getirip neler götürdüğü, uzman kuruluşlarla, sivil toplum örgütleri ile, meslek oda ve dernekleri ile yeterince tartışılmamış, onların görüşleri yeterince değerlendirilmemiştir.

Bu yeni “Türk Petrol Kanunu”na siyasi partilerimiz ve sivil toplum örgütlerimiz de gerekli ilgiyi göstermemişlerdir. Siyasi partiler arasında bu yasaya ilgi gösteren, enine boyuna inceleme yapıp, kamuoyunu aydınlatan tek parti Saadet Partisi’dir.

Bu konuda değerli Genel Başkanımız ve Genel Bşk Yardımcılarımız dört basın toplantısı yaptılar. Ben de bugün aynı konu hakkındaki görüşlerimizi, siz değerli basın mensuplarımıza, sizlerin aracılığı ile de aziz milletimize sunuyorum.

Bu yeni yasa hakkında en ciddi değerlendirmeyi yapıp, halkımıza açıklayan ATO Başkanı Sinan Aygün’e de tebrik ve teşekkürlerimi sunuyorum.

Saadet Partisi adına, Sayın Cumhurbaşkanından milli menfaatlerimize aykırı bu kanunu onaylamamasını arz ve talep ediyorum.

Petrol konusunda Türkiye’yi çok yakından ilgilendirmesi gereken konulardan biri de Güney Kıbrıs Rum kesiminin Doğu Akdeniz’de petrol ve doğalgaz araştırması ile ilgili verdiği ruhsatlardır.

Rumlar bu ruhsatlar çerçevesinde bütün Kıbrıs’ın kıyı şeridinde ve Doğu Akdeniz’de araştırma yapmak isteyecek ülke ve şirketlere çağrıda bulundu.

Rumlar bu konuda Mısır ve Lübnan’la ikili anlaşmalar imzaladılar. Bu tehlikeli gelişme, AKP iktidarının, Kıbrıs konusundaki, yanlış ve kararsız politikalarının bir neticesidir.

Hükümeti ikaz ediyoruz. Kendinize geliniz.

Teslimiyetçi ve işbirlikçi bir dış politika anlayışını terk edip, “Milli ve Şahsiyetli” bir dış politika uygulamasına geçiniz.

Bağlantı

Başbakan AB sevdasında olduğu için gerçekleri göremiyor.

6/12/2006

 

 

SAADET PARTİSİ GİK ÜYESİ GENEL MERKEZ

AFYONKARAHİSAR ve DENİZLİ İL SORUMLUSU  OSMAN HAZER

 

   Bu gün Avrupa Birliği politikaları üzerinde değerlendirmelerimiz olacak.

 

   Başbakan Erdoğan, Türkiye’nin AB sürecinde B ve C planlarının olduğunu belirtti ve “Bunlar 15 Aralık’taki adımları görmeden söylenecek şeyler değil. Kararlılığımızı değiştirmeyiz. Olgunluk içinde süreci takip ediyoruz, Duygusal davranmayacağız” dedi.

 

  Başbakan AB sevdasında olduğu için gerçekleri göremiyor.

 

   Türkiye’nin hiçbir zaman bu kadar rencide edilmedi, Türkiye’nin Kıbrıs barış harekatını yaparak ve D-8’leri kurarak ortaya koyduğu onurlu bir dış politika anlayışına ihtiyacı var.

 

   Avrupa Birliği’nin Kıbrıs ile ilgili gelişmelerin gölgesi altında AKP hükümetinden istediği tavizleri aldığını ve almaya devam ettiğini görüyoruz.Hükümet her konuda taviz vermediğini, bazı noktalarda direndiğini kamuoyuna ispat etmek için şimdilik bu tavrı sergilemekte, kamuoyunu yanıltarak, ikna etmeye çalışmaktadır.

 

    Verilen tavizlerin ülkenin bütünlüğünü tehlikeye atmaktadır.Türkiye’yi ekonomik yönden esaret altına sokmakta, ahlâkî değerlerimizi tahrip etmekte böylece olası bir direnişi baştan önlemeye çalışmaktadırlar. Nasıl bir tiyatro oynanırsa oynansın, halkımız artık gerçekleri görmektedir.

 

   Avrupa Birliği’nin başlangıçtan beri Türkiye’yi diğer üyelerle eşit haklara sahip olarak almak istemediğini açıkça ifade ettiğini ancak AB’den de kopup başka bir oluşum içinde yer almasını önlemek için de gerekeni yapmıştır.Bugüne kadar hükümetin tavrı taviz vermekle geçti. Kıbrıs’ta tavizler baştan verildi. Ek protokol imzalandığında Türkiye Güney Kıbrıs Rum kesimini Kıbrıs adasının temsilcisi olarak zaten kabullendi. Bugün Kıbrıs’ı orta vadede Rumlara terk edecek olan BM tarafından sunulan Annan planını hükümet bir kurtuluş reçetesi olarak gösterme gayretine girdi. Halbuki bu plan adanın adım adım Rumlara terkini sağlayacak bir plandı. AB Kıbrıs ile ilgili bu gelişmelerin gölgesinde istediği bütün tavizleri bu hükümetten almıştır ve almaya da devam etmektedir.

 

       Başbakan Erdoğan’ın “Türkiye nüfusunun yüzde 95’i müslümandır” ifadesi Avrupalılar’ın ileriki yıllarda Türkiye nüfusunun yüzde 10’unun hristiyanlaşacağı tezi ile adeta örtüştüğüne dikkat çekmek istiyorum. Bugün Kıbrıs konusunda gösterilen direncin sadece ‘göstermelik’ olduğuna işaret ediyorum.

Çünkü 2007 yılı hem Cumhurbaşkanı seçimlerinin yapılacağı hem de genel seçimlerin yapılacağı yıldır. Hükümet her konuda taviz vermediğini bazı noktalarda direndiğini kamuoyuna ispat etmek için şimdilik bu tavrı sergilemekte, kamuoyunu yanıltarak, ikna etmeye çalışmaktadır

Fakat verilen tavizler ülkenin bütünlüğünü tehlikeye atmakta, Türkiye’yi ekonomik yönden esaret altına sokmakta, ahlaki değerlerimizi tahrip etmekte böylece olası bir direnişi baştan önlemeye çalışmaktadırlar. Nasıl bir tiyatro oynanırsa oynansın halkımı artık gerçekleri görmektedir. Bundan dolayı AB’yi destekleyenlerin oranı yüzde 30’ların altına inmiş AKP hükümetine olan kamuoyu desteği de yüzde 20’ler seviyesine düşmüştür.

Bu düşüş devam etmektedir. Çünkü hükümet baştan teslimiyet bayrağını çekmiş, ekonomik boyunduruğa girmeye razı olmuş artık göstermelik çıkışların dışında hiçbir irade ortaya koyamaz hale gelmiştir.

Geleceğimiz için bu hükümetten ve bu hükümetin yanlış icraatlarından bir an önce kurtulmamız gerekmektedir. Bizim kendi gücü ile kalkınma modelini tercih etmemiz gerekir. Türkiye’nin Milli görüş iradesine ve iktidarına ihtiyacı vardır. Yani IMF boyunduruğundan kurtulmak, şahsiyetli bir dış politika izlemeye başlamak, ahlaki ve manevi değerlere sahip çıkmak bunun olmazsa olmaz şartıdır

 

 

Bağlantı

Seçim Çalışmaları,Türkiye Gündemi ve Özürlüler Günü

4/12/2006

 

SAADET PARTİSİ GİK ÜYESİ GENEL MERKEZ

AFYONKARAHİSAR ve DENİZLİ İL SORUMLUSU  OSMAN HAZER

Genel merkezimiz olarak 29 Ekim 2005’te seçim startı vermiştik. O günden bugüne ciddi hazırlık ve çalışmalar yapılmaktadır. En geç 4 Kasım 2007’de seçim yapılacağına göre seçim için bir yıldan az bir zaman kalmıştır.

Açıklayacağım Türkiye manzarası bu seçimin hayati önemini, ortaya koymaktadır. Ülkenin içinde bulunduğu sıkıntılardan kurtuluşun Tek çözümü Saadet Partisi iktidarıdır.

Geçen hafta Afyonkarahisar ilimizde gerçekleştirdiğimiz Seçim Stratejisi , Seçim işleri ve Karargah Başkanları toplantısıyla ve Cumartesi günü katıldığımız Genel Merkez İl Başkanları İl Müfettişleri ve İl Sorumluları toplantımız yapıldı. Seçim çalışmalarımız tüm Türkiye’de olduğu gibi Afyonkarahisar ilimizde de hız kazanmıştır.

Çünkü, İşimiz kolay değil,  içeriden ve dışarıdan millet üzerinde milleti narkozlamak için yoğun propaganda bombardımanı yapılmaktadır. Bizim sorumluluğumuz halkımıza gerçekleri anlatmak, ülkemizin ve öncelikle İslam Coğrafyasının karşı karşıya olduğu tehlikeleri duyurmaktır.

Ülkemiz şu anda en sıkıntılı ve badireli bir dönemden geçiyor.Ülke ekonomisi, yapılan propagandaların aksine, her geçen gün biraz daha kötüye gidiyor. Sebep IMF politikalarıdır 54. Erbakan Hükümetinden sonra, gelen Yılmaz – Ecevit – Bahçeli koalisyonu ve şimdi de AKP IMF’cidir.

Hükümete sorsanız ekonomi düzlüğe çıktı, enflasyon düştü, faiz düştü, TL değer kazandı, ihracat patladı, daha ne istiyorsunuz diyecektir.

Ne mi istiyoruz; açıklayalım:

75 milyonun hepsi, insanlık onuruna yaraşır bir geçim seviyesinde olsun. Herkesin işi, aşı olsun

Rant ekonomisi yerine, üretim ekonomisi, reel ekonomi olsun İSTİYORUZ. Enflasyon düştü ne pahasına? IMF enflasyonun düşmesi için, talebi ortadan kaldırın. Memura, işçiye, emekliye, çiftçiye hak ettiğini vermeyin diyor. Son açıklamalara göre yoksulluk sınırı 1.971 YTL. Açlık 605 YTL. dır.

 Peki, bu ücreti kaç kişi alıyor?

Kimsede para yok, Bu durumda esnafa kim gidecek? Bu yüzden Esnaf kepenk kapatıyor. Çiftçi de tam anlamıyla battı. Enflasyon % 9 iken, 1 yılda mazota % 22, gübreye % 20 zam yaptılar. Girdiler artarken ürün fiyatları da düşmekte.

2005’te pancarın kilosu 98 kuruş idi, bu sene 89 kuruş oldu. Görülüyor ki, hükümet yanlış uygulamalarıyla Pancarı, tütünü, pamuğu, hububatı, hayvancılığı öldürdüler. Bir yandan geçim sıkıntısı, yoksulluk, açlık. Diğer yandan işsizlik, yeni zamlar. Yatırım yok, üretim yok, istihdam yok. % 11 işsizlik oranı % 9 a düştü diyorlar. Bu iddia doğru değil, Bize göre iş aramadan ümidini kesenlerle birlikte gerçek işsizlik oranı yaklaşık % 20 dir. Üniversite eğitimlilerde ise işsizlik oranı % 20 dir. 

Dün 3 Aralık Dünya Özürlüler Günüydü.                                        

    Partimizin Özürlülerle ilgili politikalarını tüm Türkiyemiz bilmektedir. Gelinen nokta şudur ki, artık Özürlü Dernekleri ve Federasyonları da partimizin politikalarını yakından takip etmekte ve bize teveccüh göstermektedirler. Bu kardeşlerimizin bu günlerdeki en büyük ızdıraplarından biri, AKP iktidarı tarafından çıkartılan Özürlüler yasasının Özürlülerin ihtiyacına cevap vermemesidir. Çünkü yasanın bir çok maddesi özürlülerin aleyhine olmuştur.

    Halen özürlü arkadaşlarımızın bir çoğu 54. Refahyol Hükümetinin çıkarmış olduğu kanun hükmündeki kararnamelerin, özürlülere çok daha fazla avantaj sağladığını konuşuyor. Çünkü o dönemde biz ilk defa Başbakanlıkta Özürlüler Dairesi Başkanlığını kurmuş, Özürlülerin gerçek ihtiyaçlarına göre kanun hükmünde kararnameler çıkarmıştık. Çünkü Milli Görüşçüler olarak biz, Özürlüleri diğer toplum kesimlerinden ayrıcalıklı olarak önemsiyoruz.

    Bu önemsememizin neticesinde geçen yıl Genel Merkezimizde Özürlüler Koordinasyon Merkezini kurduk. Bu merkezin başında İsrafil Bayrakçı kardeşimiz var. Bu Merkez Özürlülerin bütün taleplerine cevap vermekte ve her türlü sorunlarını çözmek için gayret göstermektedir.

Milli Görüş iktidarında bütün politikalar milli çizgiye çekilecek, dış ilişkiler, özellikle batı ile ilişkiler yeniden  belirlenecek, yepyeni bir dik duruşla her şeye yeniden başlanacak, Yaşanabilir Bir Türkiye, Yeniden Büyük Türkiye, Yeni Bir Dünya’nın kuruluşunun adımları atılacaktır.

Bağlantı

Sonraki Sayfa
...............................................................

Blogcu.com bir BERIL Tech hizmetidir.